Kurumlar Bugün İnovasyonu Gerçekten Dönüşüm İçin Mi Kullanıyor, Yoksa YalnızcaÇağın Gerisinde Kalmamak İçin Mi?
Orta Çağ’da filizlenen birçok fikir, o günün düşünce yapısına göre onu ortaya çıkaran
insandan ziyade Tanrı’ya aitti. Çünkü yaratmak kutsaldı; insan ise ancak var olanı
yorumlayabilirdi. Öyle ki yaratıcı bir fikir ortaya koymak bile çoğu zaman bireysel bir
yetenek değil, ilahi bir yansıma olarak görülüyordu.
Rönesans Dönemi’nde ise insanlık tarihinin yönünü değiştiren büyük bir kırılma
yaşandı. İnsan, ilk kez kendi aklının, potansiyelinin ve üretim gücünün farkına vardı.
Hümanist düşünceyle birlikte birey sadece yaşayan bir varlık değil; düşünebilen,
sorgulayabilen ve dönüştürebilen bir güç olarak görülmeye başlandı.
Taşınabilir saatler, mekanik sistemler, vinçler, perspektif çizimler, bilimsel keşifler ve
mühendislik araçları… Bunların hiçbiri yalnızca teknik bir gelişme değildi. Bunlar,
insanın kendi kapasitesine duyduğu güvenin somut çıktılarıydı.
Rönesans aslında yalnızca sanatın ya da bilimin yükseldiği bir dönem değil; insanın
kendi değerini fark ettiği ve dünyaya etki edebileceğini anladığı bir zihinsel devrimdi.
Çünkü insan kendini fark ettiğinde yalnızca düşünmez.
Üretir.
Dönüştürür.
Ve değer yaratır.
Bugün ise insanlığın o büyük zihinsel sıçramasından yüzyıllar sonra, inovasyon kavramı
bambaşka bir noktada duruyor.
Artık inovasyon; şirket sunumlarının en parlak slaytı, kurumsal etkinliklerin en popüler
başlığı ve neredeyse her markanın sahip olmak istediği bir etiket haline geldi. Kurumlar
“inovatif” görünmek için yarışıyor.Yarışırken de son teknolojik araçları kullanıyorlar.
Peki gerçekten dönüşmek isteyen kaç kurum var?
İşte bugün üzerinde düşünmemiz gereken asıl mesele burada başlıyor:Kurumlar
inovasyonu gerçekten değer yaratmak için mi kullanıyor, yoksa yalnızca çağın gerisinde
kalmamak için mi?
Çünkü bu iki motivasyon arasında çok büyük bir fark var.
Gerçek dönüşüm amacıyla yapılan inovasyon, kökten bir zihniyet değişimi gerektirir.
Risk almayı, mevcut sistemi sorgulamayı ve hatta bazen kendi başarı modelini yıkmayı
göze almayı ister. Bu tür inovasyon; sadece yeni bir ürün geliştirmek değil, yeni bir
düşünce biçimi geliştirmektir.
Fakat günümüzde birçok kurum için inovasyon, dönüşümden çok görünürlük aracı
haline gelmiş durumda. İnovasyon sadece bir vitrin.Vitrin trendini belirleyen şey de
şirketlerin çoğu zaman “neden inovasyon yapıyoruz?” sorusunu değil, “rakiplerimiz ne
yapıyor?” sorusu. Çünkü modern iş dünyasında geri kalmak görünür bir tehdit. Ve
korkuyla hareket eden yapılar, çoğu zaman gerçek yenilik üretmek yerine yalnızca
trendlere yetişmeye çalışıyor.
Anlatmak istediğim kurumların inovasyon yaklaşımnını şu refleks üzerine kurulu hale
geldiği:
“Herkes yapay zekâ kullanıyor, bizim de kullanmamız lazım.”
“Herkes sürdürülebilirlik raporu yayınlıyor, bizim de yayınlamamız lazım.”
“Herkes dijitalleşiyor, bizim de dönüşmemiz lazım.”
Oysa inovasyon, “herkes yapıyor” diye yapılan bir hareket değildir. Tam tersine, gerçek
inovasyon çoğu zaman herkesin henüz görmediğini görebilmektir.Geleceğin fırsatlarına
cesaretle atılmaktır.
Tarih boyunca dünyayı değiştiren fikirler hiçbir zaman korkudan doğmadı.
Leonardo da Vinci bir sonraki rakibini geçmek için çizim yapmadı. Nikola Tesla yalnızca
piyasada kalabilmek için çalışmadı. İlk sanayi devriminin öncüleri de “trendleri
kaçırmayalım” düşüncesiyle hareket etmedi.
Onların ortak noktası gerçek bir problemi çözmek,insan hayatını kolaylaştırmak ve en
önemlisi dünyaya kendi bakış açılarını bırakmaktı.Yani kendi izlerini.
Bugün ise birçok kurum inovasyonu, geleceği inşa etmekten çok çağın gerisinde
kalmamak için kullanıyor.
Bu yüzden ortaya çıkan çalışmaların önemli bir kısmı “inovasyon” gibi görünse de
gerçek bir dönüşüm etkisi yaratmıyor.İnovasyon teknoloji satın almak ile eşdeğer
görülüyor. Oysaki bir şirkete yapay zekâ entegre etmek, dijital platform kurmak ya da
modern ofisler tasarlamak; tek başına inovatif olmak anlamına gelmez. Eğer kurumun
düşünce yapısı hâlâ eski reflekslerle hareket ediyorsa, kullanılan teknoloji yalnızca
pahalı bir dekor haline gelir.Gerçek inovasyonun merkezinde teknoloji değil insan
vardır.Merak eden ,sorgulayan, risk alan ve anlam arayan insan.
İnsanın önemli olduğu kadar insanların yer aldığı çatı, inovasyonun iklimini sağlayan
ortam da önemlidir.İnsanların fikir üretmekten korktuğu, hata yapmanın cezalandırıldığı
ve yalnızca sonuç odaklı düşünülen sistemlerde yaratıcılık zamanla yok olur.
Oysa inovasyon biraz da özgürlük ister.
Psikolojik güven ister.
Farklı düşünen insanlara alan açmayı ister.
Şirketler bu alanı oluşturmaktan önce laboratuvarlar kurmaya başlarsa şayet
inovasyon iklimi yerine kurak iklim elde ederler. Yüzlerce sayfalık strateji dokümanları
hazırlanır ama kurum içinde kimse gerçekten “neden?” sorusunu soramaz.İklim vardır
ama kuraktır.
İnovasyonu İnova-YONCA temelinde İnsan, Yapı, İlişki ve Araçlar olarak bir bütün
halinde ele almamım temel sebebi budur.
Geleceğin güçlü kurumları, yalnızca en fazla teknolojiye, en iyi vitrine, en inovatif ürüne
sahip olanlar olmayacak.
İnsan potansiyelini açığa çıkarabilen ,inovasyonu kendi kimliklerinde bir kültür olarak
inşa eden kurumlar ayakta kalacak.
Tarihe yön veren bütün büyük dönüşümlerin bize gösterdiği, inovasyonun en başta
insanın kimliğini fark etmesiyle başladığıdır.Yaşadığımız çağa yön veren büyük
dönüşümler kendi kimliğimizi unutmamamız üzerinedir.Kimlik ise onu ancak yaşayan
bir kültür haline getirirsek unutulmaz.


